Bin bir Umut İçinde Tek Büyük Varlıktın Sen! Tanrının Kudrettiği Eşsiz Ruhunda Esen Yurt Uğruna, İstiklal Uğruna, Bahtiyar, Şen Düğüne Gider Gibi Sen Cepheye Koşarken.
1949 – Halide Nusrat Zorlutuna
Köy camiinde bulunan ihtiyarların şaşkınlıkları devam ediyor, meraklı bakışlarla biri birilerine bakıyorlardı.
Genç müftü, kendinden emin ve gür sesiyle sözlerine şöyle devam etti.
— Ağalar, bildiğiniz gibi düşman ikinci kez mağlup oldu ve yanlarına düne kadar dost ve kardeş bildiğimiz yandaşlarını alıp bir kez daha Bursa’ya doğru geri çekilmek zorunda kaldı. Her iki yenilginin öcünü almak için toparlanıp tekrar dönmeyeceklerini garanti edemeyiz. Düşman, bu güzel yurdumuzdan ayrılana kadar her daim uyanık olmamız icap eder. İşte bu sebepledir ki elimizden ne geliyorsa yapalım. Elimizden herhangi bir şey gelmiyorsa da toparlanmakta olan Milli Ordumuza ve Mustafa Kemal Paşa hazretlerine muzafferiyetleri için hep birlikte dualar edelim.
Vaaz sonrası çoğunluğunu yaşlıların oluşturduğu cemaat, dualar eşliğinde evlerine gitmek üzere köy camiinden ayrılar. Genç müftünün yanında Hacı Seyfettin hoca ve birkaç ihtiyar kalmıştı. Genç müftü, etrafını çeviren bu yaşlı kahramanlara dönerek;
— Dün akşam Mutasarrıf Efendi, Yunan ordusunun Selbükü köyünde ufak bir topçu müfrezesini bıraktığı haberini iletti. Bu müfrezenin içinde aralarında Yunan asker urbası giyinmiş yerli Rum ahalisinden de olanlar varmış.” diye iyice tembihledi.
— Bu müfreze zaman zaman Sakarya nehrinin karşısında ki Deresakarı köyünü kuşatıp durmaktaymış. Sizler de bölgeden gelen çatışma seslerini zaten duyuyorsunuzdur. Köylerinde sadece sizler gibi birkaç yaşlı kalmış. Onlar da köylerini düşmana teslim etmemekte direniyormuş. Birkaç günden beridir Deresakarı köyü civarında sessizlik hâkim sürmekte. Ağalar, Deresakarı’nın ahvali nicedir öğrenmemiz lazım gelir. Hemen şimdi atlarımıza atlayıp Eğmedek tepesine gitmemiz zaruri olmuştur. Düşman gerçekten geri çekilmekte midir, yoksa gene bir oyun mu düşünürler bir görelim isterim?
Şahinler ve Deresakarı köyleri arasında ki mesafe dörtnala at koşumu 2 fersah uzaklıktaydı. Sakarya nehri bu iki köyü birbirinden ayırıyordu. Bölgeden gelen çatışma sesleri Şahinler köyünden de zaman zaman işitiliyordu. Yunan ordusu Sakarya nehrinin karşı yakasına geçmediğinden Şahinler köyünün bulunduğu yerler güvenli bölgeler sayılmaktaydı. Deresakarı köyü ise coğrafi olarak bir sıra dağının ortasında kurulu olduğundan ve dağlar doğal bir sur görevi gördüğünden düşmana geçit vermemekte direnci arttırıyordu.
Yunan kuvvetleri, Deresakarı köylüsünün yapmış olduğu bu çetin savunmadan dolayı köyde Türk askerinin olduğunu farz etmekte, bu nedenle de oldukça temkinli hareket ediyordu.
Köy ihtiyarlarından oluşan beş kişilik bir grup Mehmet Nuri Efendi’nin bu önerisini başlarıyla onayladı.
— Doğru söylersin müftüm.
— Biz bi koşu gidelim, bizim şu beygirleri bir kuşanalım.
— Haydin öyleyse, biz burada sizi bekliyoruz.
Şahinler köylüsünün beş yaşlı kurdu atlarını koşuya hazırlamak için yağan yağmura aldırmaksızın mescitten hızlıca ayrıldılar. Müftünün yanında sadece Hacı Seyfettin hoca kalmıştı. Yalnızlığı fırsat bilen Mehmet Nuri Efendi, Hacı Seyfettin hocaya döndü;
— Hocam, bu gün içim şu gökyüzü gibi kasvet içinde. Yüreğime geceden beri aydınlık çökmedi. Bütün gece döşekte bir oyana bir buyana döndüm durdum. Abdestimi aldım, ayetler okudum ama nafile. Bu gün bende tarifi mümkün olmayan bir haller var. Sana bir kardeş vasiyeti olsun. Ola ki başıma bir şeyler geldi, beni olduğum yere defnedin. Bir de…
Genç müftü gözyaşlarını gizlemek için başını geriye çevirdi ve sözüne devam etti.
— Bir de ailemi kolsuz kanatsız bırakmayasınız emi!
Yıllardır birbirlerini kardeş gibi bellemiş bu iki muhterem dost, biri birlerine sarılarak helalleştiler. İki kişi arasında geçen bu konuşmaları bir başkası daha duymaktaydı. Köy mescidini tam karşıdan gören bir evin kuruluğu altına gizlenmiş yılan bakışlı bir çift göz, cami avlusunda ki tüm olan biteni an ve an izlemekteydi.
Bu esnada beş kişilik ihtiyar taifesi giyinip kuşanmış, atları ile cami avlusunun önüne geldiler. Atının üzerinde sabırsızlıktan duramayan Salim amca davudi ses tonuyla müftüye seslendi.
— Hadisenize hocalar daha ne durursunuz atlayın atlarınıza, yolcu yolunda gerek. De hadi!
Yedi kişiden oluşan atlı grup, Şahinler köyünden yaklaşık 2 fersah uzaklıkta bulunan Eğmedek tepesi yönüne doğru atlarını kamçıladılar. Kuruluk altında, olanı biteni gözleyen Yılan Göz boş durur mu hiç. O da atını aynı anda Selbükü köyüne doğru hızla mahmuzladı.
Selbükü ile Deresakarı köyleri komşu köylerdi. Deresakarı’nın aksine Selbükü köyü düz bir ova yatağına kurulmuştu. Coğrafi özelliğinden dolayı köylü, gelen düşmanı savuramamış, düşmana zorunlu teslim olmak zorunda kalmıştı.
Yunan ordusu her ne kadar Bursa’ya geri çekilmiş olsa da ekseriyeti yerli Rum ve Ermenilerden teşekkül küçük bir topçu müfrezesini Selbükü köyü yakınlarında konuşlandırmıştı.
Yunan ordusu Bilecik’i işgal ettiğinden itibaren Müftü Mehmet Nuri Efendi her sabah namazı sonrası atına atladığı gibi bölgenin en hâkim tepesi konumunda ki Eğmedek Tepesi’ne çıkıyor, düşmanın hal ve hareketini polis teşkilatından edindiği dürbünüyle gözlüyor, gerekli gördüğü notları yanında taşıdığı not defterine kaydediyordu. Düşman hal ve hareketlerini yazdığı bu notları, öğlen namazı öncesi Gölpazarı’nda ki telgrafhane vasıtası ile Ankara’ya bildiriyordu.
Müftü bu vazifesi dışında Kuvâ-yı Milliye Teşkilatı’nı kurmak, halkı toplayıp bir araya getirmek, Osmaneli üzerinden gönderilen cephaneyi cephe gerisine ulaştırmak, Telgraf direklerini dikilmesini örgütlemek, İstanbul’dan kaçan önemli şahsiyetleri güvenle Ankara’ya ulaştırmak gibi birçok önemli vazifeler de üstlenmişti.
Yunan müfrezesinin kumandanı yaklaşık üç aydır Bilecik müftüsünü takibe almış, ardına yerli bir de casus salmıştı. Yerli casus genç müftünün her hareketini an ve an izliyor, durumu Yunan müfreze komutanına ulaştırıyordu. Verdiği her haberin karşılığında ise bir altın sikke ile mükâfatlandırılmaktaydı.
Yılan Gözlü casus, Mehmet Nuri Efendi ve atlı grubu Eğmedek tepesine varmadan hemen önce Selbükü köyüne ulaşmıştı bile. Yunan topçu müfrezesinin ekseriyeti Yunan üniforması altında ki yerli Rum gençlerinden oluşuyordu. Bu nedenle lisan bilmesine gerek yoktu. Gerçi yıllardır yerli Rum ve bir başka sorun olan Ermeni ahalisi ile ticaret yaptığından az buçuk dillerini anlamıyor da değildi hani!
Köyün girişinde nöbet tutan yerli Rumlardan biri üzerlerine doğru dörtnala at süren yabancıya doğru tüfeğini doğrulttu. Mavzeri gören Yılan Göz atın yularını kendine doğru çekti.
— Hooo! Dur hele sarı kız.
— Dur yabancı! Kimsin vre?
— Benim ben tanımadın mı? Yılan Göz. Kumandana haber getirdiğimi ulaştırasın hele.
— Vaay! Yilanın hasi. Nedir bu telasin. Taniyamadim seni. Hos gelmisin vre. Bekleyesin hele.
Yerli Rum, yanında ki diğer nöbetçi arkadaşına dönerek anladığı dilden bir şeyler söyledi.
— İne epignon, grigora. (Bu acil, çabuk olun.)
Yunanlı asker, yerli Rum’un söylediklerini onaylarcasına başını salladı. Yerli Rum nöbetçi, Yılan Göz’e döndü.
— Atindan in komsim. Aha bu ağa seni kumandana ulaştiracaktir vre.
— Acelem var diyorum anlamıyorsunuz? Kumandan çok kızacak bilesiniz.
— Bundan sonrasi yürüyerek gidilecektir, emir böyle. İmet is ygeies sas! (Tanrı seni korusun!).
Kendisine yapılan bu yakışıksız muameleye oldukça sinirlenen Yılan Göz, söylene söylene atından indi ve bir hışımla atının yularını yakında ki küçük bir çalıya bağladı.
Selbükü köyünde bulunan Yunan müfrezesinin karargâh binası köyün merkezinde ki köy konağında konuşlanmıştı. Yılan Göz, yanında Rum nöbetçi olduğu halde köyün içinden geçerek konağa ulaştı. Rum nöbetçi elini kaldırarak Yılan Göz’e dışarıda beklemesini söyledi. Olan bitenden oldukça şikâyetçi görünen Yılan Göz, uzunca bir vakit ağzında biriktirdiği olanca küfürü savura savura dışarıda beklemeye başladı.
Bu arada, elinde tuttuğu kamçısını durmadan çizmelerine vurup duruyor, bir oraya bir buraya sinirli bir şekilde dönüp duruyordu.
Rum nöbetçi, Yunan Müfreze kumandanın emir erine durumun ehemmiyetini izah etti. O esnada iyice sabırsızlanan Yılan Göz, hiddetle bağırdı.
— De hadi! Ne konuşup durursunuz kumandana söyleyin ben geldim ben!
(Devamı Gelecek)
Hasan Taşcı 5 Nisan 2023, Çarşamba.
Not: Şehit Müftü Mehmet Nuri Efendi’nin şahadete erdiği günü anlatan bu hikâyede adı geçen karakterler ve olayların gerçek kişi ve kurumlarla hiçbir alakası yoktur. Anlatılan olay tamamen bir hayal ürünüdür.