O kış dağları beyaza boyarken, Yağız’ın yüreği çoktan sevdanın yangınıyla tutuşmuştu. Ayşe… Köyün dillere destan güzeli. Gözleri geceyi andıran, sesi bahar meltemi gibi ince. Yağız, onu ilk gördüğü günden beri başka hiçbir şeye bakmaz olmuştu. Herkesin dilinde olan o adı, artık onun yüreğinde bir dua gibi dolanıp duruyordu.
Bir değil, iki değil… Üç kez varmıştı Ayşe’nin babasının kapısına. Ama her defasında, “Köyün çok uzak, kız veremem,” demişti adam. Yağız’ın yüreği daralsa da, sevgisi eksilmemişti. Her reddediş, yüreğinde Ayşe’ye bir adım daha yaklaştırmıştı onu.
Aylar geçmişti. Ne bir haber, ne bir selam… Yağız’ın içine bir kurt düşmüştü: “Acaba unutuldu mu adım?” Dayanamadı. Bir gece, yıldızlar gökyüzünde üşürken, kendi de yüreğiyle yollara düştü. Ayşe’nin köyüne doğru, karanlığı yara yara yürüdü. Soğuk işlemedi tenine, yorgunluk çökmedi omzuna. İçinde bir tek ateş vardı: Ayşe’ye kavuşma arzusu.
Köye vardığında, gece çoktan çöküp gitmişti. Her ev karanlığa bürünmüş, sükûnet hâkim olmuştu. Ama Yağız’ın yüreği fırtınadaydı. Ayşe’nin evini tanıyordu. Gidip pencerenin altına oturdu. Önce sessizce baktı pencerelere, sonra usulca seslendi:
“Uyan Ayşe’m, ben geldim… Yağız’ın geldi…”
Ne bir gölge, ne bir ses… Yalnızca gece vardı karşısında. Usul usul çağırdı yine, sonra biraz daha yüksekten… Sonunda, çaresizce gözyaşları dökülmeye başladı. O, sevdiğini bir başkasına yar oldu sanmıştı. Oysa Ayşe, bu dünyadan çoktan göçmüştü; onu bekleye bekleye, özleye özleye…
Bu acıyı ne dil durdurabildi, ne gözyaşı… Evlerinin önünde uzayıp giden o yalnız kavak ağacına yaslandı Yağız. Ellerini göğsünde birleştirdi. Gözleri kavağın en yüksek ucuna takılı kaldı. O an, bir içli ezgi döküldü dudaklarından. Ne birini suçladı, ne kaderi… Sadece Ayşe’ye seslendi; içten, yanık, bir ağıt gibi:
“Uzun kavak ne uzarsın boşuna
Hiç ayrılık gelmedi mi başına
Hem ayrılık hem gurbetlik boşuna
Uyan Ayşe’m işte sabahlar oldu
Bizim kavuşmamız mahşere kaldı…”
Köyün sabahına o ağıt karıştı. Gün doğdu, ama Yağız oradan ayrılmadı. Ayşe’sinin hayaliyle, o kavağın altında bekledi. Kalbindeki sevda ise orada, o kavağın gövdesine işlenen bir destan gibi kaldı.
Derler ki, ne zaman o köyde rüzgâr esecek olsa, uzun kavak hafif hafif sallanır, sanki Yağız’ın türküsünü yeniden fısıldarmış gibi olurmuş. Sevda, bazen bir kavağın gölgesinde bile yaşamaya devam eder ya… İşte Yağız’ınki de öyleymiş. Sonsuz, içli, unutulmaz.

