Öncelikle hoş geldiniz. Bu güzel röportaj için şimdiden teşekkür ederim. Dilersiniz sorularımıza geçelim.
Hoş bulduk, teşekkür ederim.

Öncelikle kendinizden bahseder misiniz?
Amasyalıyım, ilk ve orta öğrenimimi Amasya’da tamamladım. Çocukluk ve ilk gençliğim Amasya ile yoğruldu. Şehzadelerin ve velilerin hayat hikâyeleriyle bütünleşen mekânların varlığı, gerçeğin ve hikâyenin geçirgen sınırlarla hep iç içe olduğunu öğretti. Üniversiteyi Erzurum Atatürk Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okudum. Ben oradayken mevsimin hep kış olması, Erzurum’da yaz diye bir mevsim olmadığı gibi bir algı oluşturmuştu. Erzurum bana kış mevsiminin başka bir boyut olduğunu, karı, buzu, kapalı havaların gizemini sevdirdi. Sonsuzluk ve durağanlık hissi veren kar içinde bir hareket, sıcaklık, kendi içinde yaşam oluşturmak gibi duygular kattı. Sonra kitapların kendine has dünyasını tanıdım. Şiirler, romanlar, öyküler sayısız insan hâllerini anlatıyordu, insanı anlamak için bazen de insandan kaçmak için okumalıydım, çok okudum, yazdım sonra. Öykü, uzun öykü, çocuk romanı yazdım. Edebiyat öğretmeni oldum ve öğretmenliğin güzelliklerini yaşadım, insanı belki yakından tanımayı öğrendim, farklılıkların, ayrıksılıkların, popülerliklerin oluşum safhalarını öğrendim. Bütün zor şartlarla beraber öğrencilerime öğrenmenin, anlamanın, okumanın güzelliğini fark ettirebilmek her zaman mutlu etti beni. Okumaya, yazmaya ve kendi var oluşumu aramaya devam ediyorum. Okuma ve yazma yolculuğum hep sürsün diliyorum.

Kitaplarınızdan birinin adı “Şeker Kırığı”. Adını nerden aldı, nasıl seçtiniz bizimle paylaşır mısınız?
Kitabımda yer alan öykülerimden birinin adı Şeker Kırığı kitabıma da adı oldu. Öykü bir anne kız ilişkisini kendi bakış açılarından anlatıyor. Bilirsiniz genelde anneler ve kızları hem çok tartışırlar hem birbirlerini çok severler. Bilhassa hayatı, insanı, kendini, bedenini, duygularını tanıma başlangıcı sayılan ergenlik döneminde ciddi ya da sudan sebeplerle ailesini kırmayan ailesince kırılmayan insan yoktur. Bu kırılışı iki yanlı düşündüm, iki insan, iki ayrı bakış açısı, iki ayrı anlam olarak. Tatlı bir atışma, tatlı bir kırgınlık; ağız tadının bozulması, kırılandaki tadın artık eskisi gibi olamayacağı gibi çağrışımlı anlamlar çıkarılabilir.

Sizce unutmak sancılı mıdır? “Unutma Sancısı” adlı kitabınızda bu isimle bir öykünüz yok, neden kitabın adı Unutma Sancısı?
Unutmak bence çok sancılıdır. Fiziksel bir sancı olmadığından bedende belli bir yeri yoktur. Ruhu, hayalleri, hatıraları, güven ve sevgi noktaları sancılanır unuturken. İsteyerek veya istemeyerek, fark ederek veya hiç fark etmeden unutma süreçleri yaşarız ve bütün unutmaklar alabildiğine sancılıdır. Kitabımda böyle bir öykü yok evet, ama kitabımı düzenlerken gördüm ki kahramanlarımın hemen bütününde unutmanın sancıları var. İstemeden unutan, unutmak için çabalayan, unutulduğu için acı çeken, unutulmamak için elinden geleni yapan kahramanlar… Burada unutmak bir imge olarak kullanıldı, insan gerçeğine, insanın unutan bir varlık olmasına karşı cılız bir çığlık olarak.
Siz ilk olarak ne zaman edebiyat okumayı ve yazmayı çok sevdiğinizi fark ettiniz?
Bunun net bir tarihi olmasa da çok küçükken okuma yazma bilmezken daha, babaannemin bize anlattığı masalların dünyasını çok sevdiğimi biliyorum. Okulla beraber tanıştığım kitaplar ve her kitabın başka bir kitaba yeni açılan bir yol gibi bağlanmasıyla devam etti okuma serüvenim. Tabi edebiyat bölümü okumak sevdiğiniz bir şeyin tam kaynağına düşmek gibi kitaplarla daha çok hemhâl olmamı sağladı. Yazmaya da devam ettim ama pek kimseyle paylaşmadan. O sıra yazmanın bana iyi gelen yanını keşfettim. Olana, olmayana, olması veya olmaması gerekene dair kendimce anlamlar yüklemek, başka anlamlar aramak benim için yazmakla mümkün gibiydi ve bu çaba devam etti.
Bitirdiğiniz bir metni bir dergiye gönderebileceğiniz kararını verirken, kendi kendinizle hesaplaşırken göz önünde bulundurduğunuz kıstaslar nelerdir?
Başkalarıyla da paylaşabileceğime inandığımda gönderiyorum. Tabi şekil olarak bir edebiyat öğretmeni gibi düşünüp görebildiğim yazım, noktalama, anlam hatalarını düzeltiyorum. İçerik olarak ise şunu söylemeliyim ki ben ne anlatmak istediğimi kendim bildiğim için zihnimde bütünleşerek bana hissedilebilir ve anlaşılabilir geliyor söylediklerim, ancak şuna inanıyorum ki her metnin sonsuz anlamı vardır ve her okuyana göre muhakkak farklı anlamlar çıkacaktır.
Yazı yazmak ve ders anlatmak sizce ne kadar benziyor?
Ders anlatırken karşımda öğrencilerim var; duruşundan, bakışından, mimiklerinden, sözle katılımından, sorularından, sorduklarıma cevabından ilgisini, merakını, ilgisizliğini, ne kadarını nasıl anladığını gözlemleyebilirim. Yazı yazarken -kurgusal metinler için söylüyorum- tamamen yazdığımla baş başayımdır. Kahramanlara bir şey anlatmazsınız, öğretmezsiniz, ölçmezsiniz, onlar yaşar siz yazarsınız. Ben yazarken kahramanını gözlemleyen veya olayı, durumu bizzat yaşayan olarak anlatılan mekân ve zamandayımdır. Dolayısıyla ikisi çok farklıdır.

Her insanın yaşanmış hatıraları, yaşamöyküsü bir gün kaleme alınsa tüm yaşantılar öyküye dönüşebilir mi?
Aslında her insanın öyküsü vardır; hem de binlerce… Yaşadıkları, hissettikleri, kırgınlıkları, hataları, beklentileri, kayıpları, müjdeleri vardır. Olduğu gibi yazmak onu anı veya biyografi yapar, ancak özü itibariyle aynı kalsa da sanatsal dokunuşlarla başka bir gözle yorumlayarak yazılabilirse öykü de roman da olur. Tek bir an bile, bir duvara, bir denize, göğe, insana bir anlık bakış bile öyküye dönüşebilir.

Okuyucularınız kitaplarınızı nereden bulabilirler?
Kitapçılarda, yayınevlerinde, İnternet kitap satış sitelerinden ulaşılabilir.
Günümüzde özellikle de gençlerin kitaplara ilgisi ne durumda?
Bir genelleme yapmak istemiyorum çünkü gencin ailesine, öğretmenine, kişisel yapısına göre değişen bir durum kitaba ilgi. Şu da bir gerçek ki günümüzde akıllı telefon ve bilgisayarlarla çokça hemhâl olmak durumunda kalan gençler için çeldiriciler çok fazla, kitabın yeri gittikçe daralıyor gibi. Öğrencilerimle çok kitap okuduk, içeriğini konuşup tartıştık, yakın çevremdeki gençlerin iyi okurlar olduğunu düşünüyorum.

Çocuklar için yazdığınız roman “Düş Bahçesi” nasıl doğdu?
Çocukların masum dünyasını oldum olası çok severim. Kendilerine has özel dünyaları var çocukların, hayalle gerçeğin iç içe geçtiği, merakın yoğun olduğu, çabuk anlayan, anlamadığı şeylerde bile iyiyi ve kötüyü içten içe hisseden meleksi bir yanları var. Bunun yanında yaşadıkları sorunları ve farklılıkları da var. Karakterimize ait her şey çoğunlukla çocuklukta yaşadığımız öğrendiğimizle şekilleniyor. Müspet veya menfi bakışımız çocukken temelleniyor. Çocukların bıkkın, yorgun, çaresiz değil; umutlu bakmasını seviyorum. Bu duygularımı somutlaştıracak kahramanlarım baktım ki zihnimde hazırlar, ben de bu güzel çocukları Düş Bahçesi’nde bir araya getirmek istedim.
Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. En kısa zamanda diğer öykülerinizi de okuyabilmek ve bir öykü kitabınızın daha yayımlanması dileğimizle!
Ben de size teşekkür ederim sohbetiniz ve güzel temennileriniz için.