İçinden Ürpererek Kollarını Açtı Yer. Yurdun Aziz Şehidi, sırrından bize de ver!
1949 – Halide Nusrat Zorlutuna
Makam odasında Bursa’dan gelen emirleri okumakta olan Yunan Müfreze komutanı, dışarıda ki bağrışmalardan gelen sesin sahibini hemen tanımıştı. Bir göz işareti ile emir erine Yılan Göz’ün derhal içeriye alınmasını emretti. Kendisi de oturduğu yerden kalkmış masanın önünde beklemeye başladı. Bu esnada üniformasını düzeltti. Kendi duyabileceği bir ses tonu ile ‘Mühim bir haber getirmiş olmalı?’ diye söylendi.
Emir eri kapıyı açar açmaz, Yılan Göz tüm hışmıyla makam odasına daldı. Selanik’li Yunan Müfreze komutanı Türklerle iç içe yaşadığından Türkçe lisanını çok iyi konuşuyordu. Odaya sert bir giriş yapan bu vatan hainine kollarını açtı. Böylelikle onun gönlünü alabileceğini düşünüyordu. Fakat Yılan Göz’ün böyle karşılanmaya hiç niyeti görünmüyordu. Kendisine yapılan muameleye oldukça sinirlenmiş görünüyordu.
— Vre, Yilan Göz hos gelmissin. Nerelerdesin kaç zamandir? Uzlettin kendini vre!
— Kumandan çok vaktim yok, sarılıp sarmalanmağa. Önce şu adamlarına beni iyice bellet. Kaç zamandır bekliyorum avlu kapısında.
— Kizmayasin vre yilan. De bakalim ne haberlerle geldin?
Yılan Göz, bu sabah Şahinler köyünde yaşadıklarını kumandana ballandıra ballandıra anlattı ve son sözünü,
— Müftü, köyünün birkaç ihtiyarı ile birlikte Eğmedek Tepesi’ne doğru yol alıyorlar.’ diyerek tamamladı.
Müfreze komutanı, müftü hakkında anlatılanları dinliyor, dinledikçe sinirinden yumruklarını sıkıyordu. Yunan ordusu komutanı İnönü muharebelerinin ağır yenilgisinin faturasını Bilecik’in genç müftüsüne kesmiş ve her adımının takip edilmesi görevini de Selbükü köyünde bulunan müfreze kumandanına vermişti. Müftü görüldüğü yerde vurulacaktı. Emir aşikârdı.
— Vre şimdi yilanin gözünü oyduk.
Elini cebine soktu, bir altın sikkeyi yere fırlattı. Yilan Göz, lakabının da verdiği sinsi bir davranışla yılan gibi yere kıvrıldı, çatal dilinden dökülen salyalara aldırmaksızın yerde yuvarlanmakta olan altın sikkeyi dişleri arasına götürdü. Gözlerinde parlayan altın parıltısı ruhundaki Vatan sevgisini zaten çok önceleri kör etmişti. Altın sikkesini atıldığı yerden alan Yılan göz;
— Sen çok yaşayasın kumandan, sen çok yaşayasın kumandan! nidaları ile geri geri kapıya doğru ilerledi.
Altının ışıltısı o kadar çok gözlerini kamaştırmıştı ki kapının eşiğinde kendisini bekleyen cellâdını fark edememişti bile. Ta ki! Boğazında gezinen çeliğin soğukluğunu, boğazından tenine doğru sızmakta olan ılık kanını hissedene kadar….!
Yılan Göz’ün gözünden düşen son iki damla yaş Vatana ihanetinin sanki tövbesi gibiydi. Cansız vücudu öylece yere serildi.
Yılan Göz’ün kızıla boyalı iri cüssesinin yere yığılmasını zevkle izleyen müfreze komutanı sert bir emirle bağırdı.
— Péta aftó to kopróskylo éxo. Aftós pou prodídei tin patrída tou prodídei kai emás (Atın şu iti dışarıya. Vatanına ihanet eden gün gelir bize ne eder.)
Yunanlı müfreze komutanı planını çok önceden kurmuştu. Yılan Göz, yerde altın sikkesini kovalarken emir erine verdiği bir göz işareti yılanın ölüm fermanını çoktan hazırlamıştı. Yunan müfreze komutanının uzun zamandır beklediği haber nihayet alınmıştı. Şimdi sırada Bilecik müftüsü vardı. Yüksek sesle komutunu verdi.
— Etaimase to alogo mou! Pare afto to koufari. (Atımı hazırlayın, bu iti de atın dışarı.)
Bu kez kuş uçmamalıydı. Müftünün kolu kanadı Eğmedek Tepesi’nde kırılmalıydı. Yanına biri yerli Rumlardan olan iki kişiyi alarak doğudan görecek şekilde Eğmedek Tepesi’ne doğru atını mahmuzladı. Müfreze komutanı, Eğmedek tepesine giden bilinen yolun aksi istikametini kullanıyordu.
***
Bilecik müftüsü ve yanındakiler kendilerini bekleyen sürprizden habersiz Sakarya nehrinin kenarındaki çalılar arasında gizledikleri bir tahta sal ile nehrin karşısına geçtiler. Yedi kişiden oluşan atlı grubun nehirden karşıya geçişleri oldukça vakit almıştı. Geçte olsa Eğmedek tepesine varmış, atlarını tepenin hemen alt yamacında ki meşe çalılarının yoğun olduğu güvenlikli görünen bir yere bağlamışlardı. Mehmet Nuri Efendi atların yanında iki kişinin kalmasını, diğer dört ihtiyarın da tepeyi gören yamacın hemen yukarısında gözcü olarak bırakılmasını istedi. Kendisine sadece Hacı Seyfettin hoca eşlik ediyordu. Hacı Seyfettin hoca ile birlikte tepeye doğru hızla çıkmaya başladılar. Mehmet Nuri Efendi, tepenin etrafı hâkim gören en uç noktasında bulunan, günübirlik geldiği her zaman ki doğal mevzisine, yüz üstü uzandı. Dürbününü çıkardı, etrafı gözetlemeye başladı. Bir taraftan çevreyi gözetliyor bir taraftan da sürekli olarak notlar alıyordu. Selbükü’nden Ören köyüne doğru yola çıkan birkaç Yunan atlısının yavaş hareketleri dikkatini çekmiş olacak ki onları pür dikkat takibe almaya başlamıştı.Bu esnada genç müftünün bulunduğu tepenin, Sakarya nehrine gören yönünden sessizce yaklaşan Yunan Müfreze komutanı bu kez genç müftüyü elinden kaçırmak istemiyordu. Kurduğu tuzak, plan dâhilinde işlemeye başlamıştı. Müftünün etrafı kolaçan ettiğini bildiğinden, müfrezenin bir kısmını Selbükü’nden Ören köyüne doğru göndermiş ve onlardan yavaş hareket etmelerini özellikle tembihlemişti. Böylelikle müfrezeyi gözetlemekte olan müftünün dikkatini Ören köyü yoluna çevirmesini sağlayacaktı. Şu ana kadar planı aksatacak herhangi bir engelle karşılaşmamıştı. Yunan Müfreze komutanı ve yanında bulunan iki asker Sakarya nehri boyunca ilerleyişini sürdürdüler. Eğmedek Tepesi’ne varmak üzereyken atlarından sessizce indiler ve usulca tepeye doğru yöneldiler. Bu arada tepenin alt yamacında nöbet tutmakta olan Şahinler köylü Salih amcanın atı birden huysuzlanmaya başladı. Atın huysuzluğu Salih amcanın da dikkatini çekmişti.
— Ne oldu sana be oğlum! Sakin ol, sakin ol.
diyerek atın yelelerini okşayarak huysuz atı susturmaya çalıştı. Nafile, at huysuzluğuna devam ediyordu. Salih amca yaşının getirdiği tecrübeyle:
— Bu hayra alamet değil, bu işte bir iş var!
diyerek atın huysuzluğunu çevrede bir tehlikenin varlığına yordu. Yüksekçe bir kayaya çıkarak etrafı gözlemeye başladı. Gemiciler köyüne giden yolun çatısında üç atın başıboş dolandığını fark etti. Durumu hemen haber vermeliydi, ani bir kararla tepeye koştu.
— Müftüm, müftüm Gemici köyüne giden yolun üzerinde başıboş durmakta olan birkaç sahipsiz at var. Bu pek hayra alamet değil, vakit varken hemen yola çıkalım derim.
— Köylülerin atları olmalı. Hele bir dur. Ören köyü yolunda tuhaf şeyler oluyor.
Kendisini, Ören köy yolu üzerinde ki Yunan müfrezesinin aykırı hareketlerine kaptıran Mehmet Nuri Efendi, Salih amcanın uyarılarını duymamazlıktan geliyordu. Hacı Seyfettin hoca, Salih amcaya dönerek;
— Tamam, Salih amca! Sen yamaçtakilerle atların yanındakilere haber sal. Bulundukları yeri hemen terk etsinler. Kendinize daha güvenli bir yer bulun. De hadi Salih amca! Allaha Emanet olasınız.
70’lik Salih amca, aldığı bu emri tepenin aşağı yamacında bulunan gözcü ihtiyarlara ulaştırmak gayesiyle yirmi yaşında ki bir delikanlı çevikliğiyle yerinden ok gibi fırladı ve tepeden aşağı doğru koşmaya başladı.
Tehlikenin varlığını hisseden Hacı Seyfettin hoca;
— Müftüm oyalanmayalım biz de ayrılalım artık. Bu işin sonu hiç de iyi olacak gibi değil.
— Gardaşım, Salih amca başıboş atların sahiplerini düşman belliyor ama düşman karşı yolda. Gezinen o atlar köylünün başıboş bıraktığı hayvanlar olmalı, biraz daha duralım hele.
Mehmet Nuri Efendi, Hacı Seyfettin hocanın tüm uyarılarına rağmen kararından bir türlü vazgeçmiyordu. Hacı Seyfettin hocanın elinde Çanakkale harbine gidenlerden tedarik ettiği derme çatma bir mavzeri vardı. Mehmet Nuri Efendi’nin mavzeri ise uzandığı yerin hemen sağ yamacında duruyordu. Hacı Seyfettin hoca etrafına bakındı. Tepenin birkaç metre altında kendisine güvenli bir çukur buldu ve oraya gizlendi. Şayet gelen düşman ise mevzilendiği bu yerden müftüyü daha iyi koruyabilirim diye düşünüyordu. Ören köyü yolu üzerindeki düşman müfrezesini gözetlemeye devam eden Mehmet Nuri Efendi olduğu yerde birden irkildi. Ören köyüne doğru giden düşman atlıları aniden yönlerini değiştirmiş, bulundukları yere doğru dörtnala hareketlenmişlerdi. Eğmedek tepesi, düşman müfrezesi tarafından hem doğudan hem de kuzey batı yönünden sarılmak üzereydi. Eğmedek tepesinin aşağı yamacında pusuya yatmış olan Şahinler köyünün yaşlıları, Sakarya nehri yönünden kendilerine doğru süzülen üç Yunan askerini fark etmiş, onlarla çoktan çatışmaya girmişlerdi bile. İhtiyarlar ellerinde avuçlarında ne varsa sıktılar sıktılar. Fişekleri tükeninceye kadar çatışmaya devam ettiler. Fişeklikte tüketecek fişek kalmayınca, el mecbur bulundukları yeri terk etmek zorunda kaldılar.
(Devamı Gelecek)
Hasan Taşcı 6 Nisan 2023, Perşembe.
Not: Şehit Müftü Mehmet Nuri Efendi’nin şahadete erdiği günü anlatan bu hikâyede adı geçen karakterler ve olayların gerçek kişi ve kurumlarla hiçbir alakası yoktur. Anlatılan olay tamamen bir hayal ürünüdür.