Ayakkabı Bot ve çizme Günlük ayakkabı Bot ayakkabı modelleri Çizme ayakkabı Terlik ayakkabı Sandalet Babet Spor ayakkabı Topuklu ayakkabı İç giyim Mayo Çorap Fantezi giyim İç çamaşır takımları Sütyen Gecelik Pijama takımı Gece elbisesi Plaj giyim Giyim Büyük beden Tesettür Etek Trenckot tarz eşofman takımları bayan Mont Gömlek Pantolon T-shirt Sweatshirt Kırmızı elbiseler Ceket Çanta Çanta aksesuarlar Bebek bakım çantası Spor çanta Okul çantası Laptop çantası Portföy çanta Bel çantası Postacı çantası El çantası Sırt çanta Bebek bakım çantası Omuz çantası Atlet Külot Jartiyer Tanga Jüpon Body Büstiyer

bilecik haberleribilecik haberbozüyük haberosmaneli haberdövizakpchpmhp
DOLAR
47,1831
EURO
53,8362
ALTIN
6.196,91
BIST
13.974,14
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bilecik
Açık
32°C
Bilecik
32°C
Açık
Çarşamba Parçalı Bulutlu
32°C
Perşembe Az Bulutlu
26°C
Cuma Az Bulutlu
26°C
Cumartesi Yağmurlu
21°C

Betül Altınsoy’un Değerli Yazar Mukadder Çimen ile Söyleşisi

Betül Altınsoy’un Değerli Yazar Mukadder Çimen ile Söyleşisi
/
27.10.2023 12:25
A+
A-

Kendinizden bahseder misiniz, kısaca okuyucularımıza bahsedelim.

Ben eski bir maliyeciyim. Edebiyatımızdaki pek çok şair ve yazar gibi ben de maliye bürokrasisinde uzun yıllar çalıştım. Gerek babamın öğretmenliğinden gerek mesleğimden dolayı ülkenin doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine pek çok şehrinde bulundum, görev yaptım. Şimdi ise görece olarak daha özgürüm. Çocuklarım ekmeklerini kendileri kazanır oldular. Benim de zamanım çoğaldı. Emeklilik sonrasında zamanımı anlamlı bir şekilde doldurmaya, yeni hikayeler peşinde koşmaya ayırıyorum.  Zaman kıymetlidir. Kendimize ayırmadığımız zamanı hiç olmadık insanlara hatır için feda edebiliyor olmamız beni hep rahatsız etmiştir. İnsanın bencilliği olacaksa zamana karşı olmalıdır. Çünkü o ne durdurulabilir ne ertelenebilir bir şeydir, ama kastım anı yaşamak değildir. İnsanlar anı yaşamak deyince yarını düşünmeden vur patlasın çal oynasın gibi günübirlik yaşamı algılıyorlar. Oysa anı yaşamak yaşadığın anın farkında olma, yaşadığın zamana her yönüyle tanıklık etmek anlamı taşır, bir farkındalıktır. Her şeyden önce, Mukadder Çimen’in günübirlik gelip geçici hevesleri pek yok, yarına kalmak için iyi şeyler yazmak istiyorum. Hepsi bu.

Bir hikâyenin doğuşundan kitap halinde basılmasına kadar geçen süreçleri bize biraz anlatır mısınız? Sizce bu sürecin en zor kısmı hangisi?

Benim iki kitabımda yer alan öykülerimin tamamı yaşanmışlıktan çıkmıştır. Yazar çağının tanığıdır. Ben de 60’lı 70’li yıllar dahil olmak üzere yaşadığım toplumun, insanının hikayelerini çocukluğundan bugüne kadar tanık olduğum, duyduğum pek çok şeyi harmanlayarak öykülerimi oluşturdum. Her gün yeni bir öykü yazılmakta, toplumun bilmediğimiz kesimlerinde her gün yeni bir olay yeni bir yaşantı var ama bunların hepsi öyküleşmiyor. Bir şeyini öyküye gelebilmesi için bazı teknik yeterlilikler gerekli. Aksi halde bir belgesel gözlemden, bir anıdan ya da anekdottan veya gazete haberinden farkı kalmaz öykücülüğün. Ondan dolayı öykülerimin arkasında Türk edebiyatından ve dünya edebiyatından pek çok yazarın şairin okunmuş eserleri vardır. Yazarlık öyle ilhamla yapılacak bir iş değildir, bir birikim işidir. Sancısına gelince bir öykü zihinde kurgulanıp olgunlaştığı zaman artık ben kitaplaşacağım diye yazarı yerinde durdurmaz. Aynı doğum sancısı çeken kadın gibi yazar da sancı çeker, onu kâğıda dökmemenin kitaplaştırmamanın sancısını çeker, bu sancıdan kurtulmak için de onu olgunlaştırıp bir an önce toplumla buluşturmak ister. Bu sancılı dönem, acaba oldu mu, daha iyisi olabilir mi, düşündüğümü öyküme yansıtabildim mi, yazmak istediğim bu muydu? gibi sorular yazarı her zaman kıvrandırmıştır. Ben de diğer yazarlardan farklı değilim. Bunu hep yaşıyorum İyi ki de yaşıyoruz, çünkü yazarı diri tutan budur. Ben yazdım oldu türünden yazılan hiçbir kitap yarına kalmaz.

Kişiyi yetiştiği ortamın ürünü kabul edecek olursak sizi nasıl bir ortam şekillendirdi?

Evet ilginç bir konuya değinmişsiniz. İnsan yetiştiği kültürün taşıyıcısıdır. Biz doğumdan itibaren; kundaklanma biçimimizden, beslenmemize, kulağımıza söylenen maniden, düğünlerdeki halaya kadar hep içinde yaşadığımız kültürün bir ürünüyüz.  Ancak, insanın diğer canlılardan önemli bir farkı var! Bitkilere ve hayvanlara gıdasını, suyunu verdiğiniz zaman onlar iç güdüleri gereği var olurlar, yavrular çoğalırlar, köklenirler ama insan öyle değildir. İnsan atasının genetik mirasını kendinden sonrakileri aktaran bir makine değildir. İnsan doğduğunda insana benzer ama onun insan olabilmesi için ona bir de yazılım yüklemek lazım. İşte o yazılımın adı eğitimdir. İnsan; sokaktan, okuldan öğrendikleriyle, yaşadıklarıyla, akıl yürütmeleriyle, felsefesi ve psikolojisi ile kendini var etmeye çalışır. Bir varoluş sancısı çeker. Ötekine benzemeyen kendine özgü bir kimliği ve kişiliği olan bir insan olma sürecidir bu.  Aksi halde biyolojik bir varlık olarak kalırız. Demem o ki beni şekillendiren şey daha çok okumalarım, okuduklarımı yorumlamaların ve bitirdiğim okullardan aldıklarımı da hiç küçümsemem.  Birden fazla üniversite okumam, meslek hayatım, çocukluğum, yaşadığım kültür ortamı, acılarım, sevinçlerim hepsi beni var eden değerlerdir. Yani entelektüel beslenme anne sütü gibi yaşamla başlar.   Mutlu olduğunuz, kahkaha attığınız bir film de sizi ağlatan bir acı olay da eğer analitiğini yaparsanız hepsi sizi besleyen değerlere dönüşürler.

Kitap yazmaya başlamadan önce yazmakla bir ilişkiniz var mıydı? 

Elbette, meslek hayatım devam ederken meslek anılarımı yayınlamıştım, arkadaşlarımla birlikte. Onun dışında yayınlanmamış pek çok şiir, öykü, roman denemesi var beni bekleyen. Onlar şimdi tabiri caizse mahzende yıllanıyorlar, olgunlaşıyorlar. Yazmak, yazarlık sadece kitap çıktığı zaman başlayan bir süreç değildir. Kitabın çıkmış, halkla buluşmuş olması o sürecin bir parçasıdır, üstelik sonu da değildir. Çünkü okuyucudan gelen eleştiriler, tepkiler, beğeniler, bunlar da o döngüyü devam ettiren şeylerdir ve kitabın yazılma süreci aslında bir psikoterapi süreci gibidir. Çocukluğunuzdan, okuduklarınızdan, kaynağı belli olan olmayan bilgilerinizin hepsinin harmanlığında bir süreçtir. Dolayısıyla yazarlık kitap çıkmadan önce oluşan bir özelliktir.  Kitabınız çıkınca bu unvanı pekiştirmiş, meşrulaştırmış oluyorsunuz. Bir anlamda görünür, bilinir oluyorsunuz.  Hepsi bu. Yazdığınız sürece yazarsınız. Kaldı ki toplum için yazan yazarların böyle payelere falan da ihtiyacı yoktur.

Okuduğunuzda sizi etkileyen ilk kitabı hatırlıyor musunuz?

İlk kitap, yani zihninizi besleyen ilk şey neydi diye anlıyorum. Bu anne sütü gibi, ilk alınan besin gibi bilinemez. İnsan bilinçaltına olduğu sürece bunun adını çok da koyamazsınız. Ama çocukluğumda dinlediğim masallarla başlıyor benim okuma yolculuğum. Masalları dinler sonra da sobanın deliklerinden çıkan yalazın duvardaki oluşturduğu yansımasıyla, gölgelerle o masalı orada zihnimde canlandırırdım. Kardeşlerimle masallardan sinema kurardık, seslendirdik oradaki gölgeleri sonra Fakir Baykurt’ların o dramatik hikayelerini okudukça gülmecenin dışında düşündürücü bir şeylerin de olacağı, ta o zaman çocuk aklıma girmişti. Divan Edebiyatı okuduğunda vezinleri ve kalıpları öğrenmede çok zorlanmıştım ama şimdi anlıyorum ki ölçüsüz, kalıpsız, ilkesiz hiçbir şey yazılmazmış demin söylediğim gibi pek çok Türk ve dünya klasiklerinin üzerimde etkisi vardır. Hala okumaya devam ediyorum, okudukça kendimi eksik görüyorum. Hayatta bu zaten eksiği tamamlama çabası, ‘ben oldum, mükemmelim’ dediğiniz zaman bittiğiniz zamandır. Dolayısıyla yazarlık benim nazarımda bitmeyen bir yolculuk, mezun olunmayacak bir öğrenciliktir.

Günümüzde birçok kişi yazılar yazıyor, bloglar oluşturuyor ve herkes de bir yazma gayreti bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnsanların yazması kadar güzel bir şey olamaz. Bundan büyük mutluluk duyarım, fakat ne yazdığınız önemlidir. Bugün dijital dünyaya geçtiğimiz için insanlar kâğıt kalemle yazı yazmayı unuttular, bunu Türkçe için ciddi bir tehlike sayarım. Çok büyük bir tehlikedir. Dil bilgisi hak getire…  Klavye dili kullanıyoruz mazeretine sığınmayı aklım almıyor. Bu durum güzel Türkçemizi olumsuz etkileyen bir durumdur. Siz klavye ile yazsanız da imla, dil bilgisi orada da geçerli, çünkü başka bir yerde artık bir şey yazmıyorsunuz. O imla bilgisini kullanacağız başka bir mecra mı var?   İnsanların bloglara, sosyal medyaya, dijital dünyaya, e-postalara yazmaları yaygınlaştıkça otobüs duraklarına umumi tuvaletlere, okul duvarlarına yazı yazma işi azaldı. Duraklar, tuvaletler daha temiz. Çünkü insanların içini dökebilecekleri bir mecra var artık. Onun dışında ‘ben yazdım oldu’ olmaz. İstediğiniz her şeyi yazabilir insan ama bu yazılanlar eğer sizin ilkel benliğinizin sesiyse, biyolojik bir varlık olan insanın dürtülerinden yola çıkarak yazılan şeyler ise bunların edebi bir değeri olması beklenemez. Yazmak bilişsel bir süreçtir, onun için kavramları doğru tanımlamak, yerli yerinde kullanmak, kavramlar arası ilişkileri kurmak gerekir. Düşünmek budur. Düşünüleni yazmadan önce bir mantık süzgecinden geçirmek, çelişik olmamak, bir görüş ortaya koymak, bir bakış açısının olması… Bunlar yazıya da yazara da değer katar.  Özetle, harflerle oluşturulan her şey yazı değildir.  Bundan dolayı da büyük bir yazı çöplüğünün içerisinde yaşıyoruz diye düşünüyorum.

Kitap yazmaya yeni başlamış ve başlayacak insanlar için ne önerirsiniz? 

Her şeyden önce insanın içerisinde ikinci bir ben vardır. Biri yazdıran ben, şiiri, öykü, romanı…  Yazılan her neyse onu yazdıran ben. Diğeri ise onu eleştiren, beğenmeyen ‘bu olmadı, yırt at’ dedirttiren ikinci ben. Yazar adayları bu ikinci bene yenilmemelidir. Yazdıklarını mutlaka biriktirmeli, onları damıtmalı, çoğaltmalı, dinlendirmeli belli bir süre sonra tekrar ele almalı, olgunlaştırmalı ve ondan sonra demin söylediğim zihinsel süreçlerden geçirip altına imzasını atmalıdır. Yazmaktan kimse vazgeçmesin, kimse bir yerden bir ilham beklemesin. İlham ancak ve ancak sizin yıllarca göz nuru dökerek okuduğunuz kitapların, izlediğiniz filmlerin, yaşadığınız olayların, gözlemlerinizin, akıl yürütmelerinizin günün birinde sizi dürtmesi ile oluşan bir şeydir.  Zihninize, yüreğinize bir şeyler depolamadıysanız, bir şeylerin sancısını çekmiyorsanız ilham beklemek Godot’u beklemek gibi bir şeydir.

Çok keyifli bir röportaj oldu, bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz. 

Ben teşekkür ederim. Keyifli bir sohbet oldu. Umarım genç yazarlara bir umut, bir ışık olabiliriz. Koşullar el verdikçe yazarlık süreçlerinde yanlarında olmak isterim. Zaten imza günlerinde, kültürel etkinliklerde buluştuğum gençlerle hatta çocuklarla bu konuları konuşup onlarla zaman zaman küçük çalıştaylar da yaptığımız oluyor. Bundan da büyük keyif alıyorum. Emeğinize sağlık, benim misafir ettiğiniz için teşekkür ederim.

ÖZÇİLEK REKLAM1
Yorumlar

  1. Cüneyt Akdeniz dedi ki:

    Çocuk kitapları mı var sadece yazarın, söyleşide romancı gibi bir izlenim edindim. Çocuk kitabı için bu kadar birikim gerekir mi tartışılır. Kitaplarını okumak isterim link paylaşabilir misiniz?
    Teşekkür ederim.

bsr recyclinghof berlin a rel="dofollow" href="https://www.vurgec.com/kategori/canta" title="Çanta">Çanta Çanta aksesuarlar Bebek bakım çantası Spor çanta Okul çantası Laptop çantası Portföy çanta Bel çantası Postacı çantası El çantası Sırt çanta Bebek bakım çantası Omuz çantası